Geçen aylarda spor dünyasında patlayan haberleri izlerken insanın aklına ister istemez Namuslu geliyor.
Hani şu Şener Şen’in yüzündeki masum ifadeyle sistemin tam ortasında savrulduğu film…
Fark şu ki bu kez sahnede mütevazı bir memur değil; milyon euroluk sözleşmelere imza atan spor
yıldızları ve banka müdürü var.
Dekor aynı: Bol sıfırlı hesaplar.
Fısıltıyla konuşulan rakamlar.
Ve sonunda gelen o tanıdık kelime: Hüsran.
Ah be güzel kardeşim… Hiç mi “paranın yüzü sıcaktır” sözünü duymadın?
Elini yakabileceğini de mi düşünmedin?
Însan tuhaf bir varlık.
Dağın zirvesine çıkınca manzaranın tadını çıkaracağına, “Acaba bu dağın daha yükseği var mı?” diye bakıyor.
Zenginlik bir araçken, bir anda oksijen tüpüne dönüşüyor.
Onsuz yaşayamam sanılıyor.
Halbuki hadis-i şerifte buyuruluyor: “Güçlü mümin, zayıf müminden yeğdir.”
Evet, güç kıymetlidir. İmkân kıymetlidir. Servet de bir nimettir.
Ama nimet, şükürle taşınır; hırsla değil.
Bugün gelinen noktada mesele para kazanmak değil; paranın insanı kazanması.
Hesaplar büyüdükçe gönüller daralıyor.
Kasalar doldukça içler boşalıyor.
“Zenginin kağnısı dağdan aşar, fakirin eşeği düz yolda şaşar” der atalarımız.
Doğru.
Ama kimse kağnının uçurumdan yuvarlanabileceğini hesaba katmıyor.
Asıl trajikomik olan ne biliyor musunuz?
Toplumun hayal bile edemeyeceği servete sahip insanlar, “biraz daha” için her şeyi riske atabiliyor.
Biraz daha faiz. Biraz daha kazanç. Biraz daha getiri.
O “biraz”, insanın imtihanıdır işte.
Kur’an-ı Kerim’de malın ve evladın birer imtihan olduğu hatırlatılır.
Açgözlülüğün insanı helake sürüklediği defalarca vurgulanır.
Ama insanın gözü… O hiç doymuyor. Doymadıkça da kendini kandırıyor:
“Ben zaten zenginim, bu küçük bir yatırım sadece.”
Küçük yatırım… Büyük kayıp.