Uzun zamandır kitap okumuyorum.
Okumak istiyorum aslında…
Elimi uzatsam, rafta bekleyen kitaplardan biriyle göz göze geliyorum.
Kapağını açsam, belki kendimi bulacağım.
Ama yine de elim gitmiyor. “Şimdi sırası değil,” diyorum. “
Birazdan, sonra, yarın…”
Oysa hep “okumayı seven biri” olduğumu söylerim.
Şimdi kitaplığım bir dekor gibi duruyor — renkli kapaklar, sessiz ciltler, üzerlerinde ince bir toz tabakası.
Her gün yanlarından geçiyorum, ama sanki bana ait değillermiş gibi.
Bazen elim gidiyor birine.
Kapağını açmadan önce içimde bir sıkışma oluyor — sanki o sayfaların arasında beni rahatsız edecek bir şey bulacağım.
Belki unuttuğum bir his, belki yüzleşmek istemediğim bir tarafım.
Ve ben yine, sessizce kitabı yerine bırakıyorum.
Ama sonra bir akşam, kendimi savunmasız yakalıyorum.
Ne müzik, ne telefon, ne konuşacak biri var.
Sadece ben ve sessizlik.
O an fark ediyorum: Kitaplardan değil, kendi sessizliğimden korkuyorum.
Bir cümlenin içinden geçerken, içimde kıpırdanacak duygulardan…
Değişmekten, hatırlamaktan, hissetmekten korkuyorum.
Ama yine de açıyorum o kitabı.
İlk cümleyi okuyorum, sonra ikinciyi.
Bir şey oluyor — sanki içimde kapalı bir pencere aralanıyor.
Uzun süredir unuttuğum bir huzur geliyor.
Sessizlik artık boğucu değil; aksine, yumuşak bir yer gibi.
Sayfalar ilerledikçe, içim yavaş yavaş çözülüyor.
O an anlıyorum:
Okumak bazen kaçış değil, dönüş.
Kendine, meraka, duygularına…
Ve ben bir kitabı değil, aslında kendimi yeniden okumaya başlamışım.