Bir gün yaşça benden büyük bir hanımefendiyi ziyarete gittim.
Konu bir noktada tanıdığımız bir bayana geldi. “İnşallah iyidir,” dedim, sadece bir temenniydi.
“Benimle küs. Konuşmuyor,” dedi.
Uzatmak istemedim: “Olur ara da öyle, barışırsınız.”
Ama ben sormadan anlatmaya başladı.
“Biz ona iki büyük olarak akıl vermek istedik.
Yapma kızım, etme kızım…”Diye
Burada dayanamadım, sordum: “Peki, sizden böyle bir şey istedi mi?”
Çünkü bu, akıl vermek değil; üstüne vazife edinmektir.
“Hayır ama biz duyduk…” dedi
İşte her şeyin koptuğu yer burası.
İki kişi, ellerinde kanıt yok, davet yok, talep yok…
Ama kendilerini görevli ilan edip bir kadının kapısını çalmışlar.
Ne yaşadığını bilmeden. Ne gördüğünü sormadan.
Ne hissettiğini merak etmeden.
Sadece “duyduk” herkes konusuyor”diyereketen.
Soruyordum kendisine : Kaç kişiye anlattınız bu ‘duyduklarınızı’?
Kim bilir olmayan bir şeyi kaç kişiye ‘oluyormuş’ gibi aktardınız bilmeden?
Kaç defa olmayan bir şeyi varmış gibi insanlarin kafasini soktunuz?
Bu nasihat değil. Bu iyilik hiç değil.
Bu, ahlaki üstünlük taslayarak insan ezmektir.
İnsanların hayatına dedikoduyla girip, sonra da kendini “doğruyu söyleyen” sanmak büyük bir yanılgıdır.
Kur’an bu ruh hâlini tek bir cümlede özetler:“Şeytan onların yaptıklarını kendilerine süslü gösterdi.” (En‘âm, 43) ayyette
Çünkü insan, yanlış yaptığını aslında bilir.
Fakat o yanlışı;“Biz sadece uyardık”, “Biz görevimizi yaptık”, “Biz doğruyu söyledik”
sözleriyle süsleyerek kendi vicdanını aklamaya çalışır.
Böylece kendini temize çıkarırken, karşısındakini kolayca suçlu ilan eder.
Oysa kimsenin hayatına hoyratça girme hakkımız yoktur.
Kimin kalbinde ne olduğunu, kimin imanının hangi ince dengeler üzerinde durduğunu bilemeyiz.
Karşımızdaki kişi iman açısından zayıf görünebilir; ama içinde belki de derin bir Allah korkusu vardır.
Henüz yanlış bir fiile yönelmemiştir, belki sadece bir sınavın eşiğindedir.
İşte tam bu noktada söylenen bir söz, taşınan bir dedikodu, “böyle diyorlar” diye aktarılan bir itham çok tehlikeli olabilir.
İnsan, “Nasıl olsa herkes böyle düşünüyor” diyerek hiç niyeti olmadığı bir yanlışa sürüklenebilir.
Böylece , sözüm ona “uyarırken”, farkında olmadan bir kalbin sapmasına sebep olabiliriz.
Allah korusun…
Unutmamak gerekir ki, bazen en büyük vebal; yapılan günah değil, bir insanı o günaha yaklaştıran dildir.
Ve bazen susmak, “doğruyu söylüyorum” iddiasıyla konuşmaktan çok daha hayırlıdır.
Oysa biri sizden istemediyse, size derdini açmadıysa, size kapısını çalmanız için yetki vermediyse…
O kapı size kapalıdır.
İki kişi gidip bir insanın hayatına “biz duyduk” diyerek girmek; ne dinle, ne edep ile, ne de insanlıkla bağdaşır.
Ve en acısı şudur: Bunu yapanlar hâlâ kendilerini haklı sanıyorlar.
Tabii bunları söyleyince ortam buz kesti…
Hem o cesaret nereden geldi?
Gariban biri olduğu için mi?
Yoksa karşıdaki zengin biri olsaydı aynı özgüvenle kapısını çalabilir miydiniz?
Sahi… Madem başkalarının çocuklarının hayatına bu kadar hâkimsiniz…
Bir de şu var: Evladı olan bir insanın, her sözünü daha temkinli seçmesi gerekir.
İnsan önce kendi evladına ne kadar terbiye verebildiğine bakar.
Siz kendi çocuklarınızı ne kadar iyi yetiştirdiniz ki, başkasının evladına—hem de hiç görmeden, bilmeden—böyle
akıl dağıtabiliyorsunuz?
Merak ettim….
Sizin evlatlarınız kimlerle evli?
Alimlerle mi?
Âriflerle mi?
Hani merakımdan soruyorum—örnek insan olunca insan merak ediyor tabii.
Yine de yaşına hürmet ettim…
Her ne kadar bu hürmeti pek hak etmesede…..