Gençlik kalbiyle evlenir.
Hayaller büyüktür, eller birbirini arar, gelecek birlikte düşlenir.
Yüzükler parlar, hediyeler sadedir, niyetler samimidir.
Sonra ikinci evliliklerin zamanı gelir.
İşte o noktada her şey değişir.
Dil hukukileşir. Duygular mala tercüme edilir.
Artık kalpten değil, evden söz edilir.
Güvenden değil, arabadan konuşulur.
Herkes bir şart listesi hazırlar,
ama sorumluluğun ağırlığını taşımaya pek az kişi hazırdır.
Kusursuz bir baba, mükemmel bir anne istenir,
ama kimse kendine şunu sormaz: “Zorlaştığında ben kalabilecek miyim?”
Küçük sebeplerle ayrılıklar olur, sonra derin yaralara şaşılır.
Peki ya çocuklar? Hep oradadırlar, hep sessizdirler.
Babaları hayattadır ama yoktur. Anneleri nefes alır ama silinmiştir.
Anne-babalık tapuyla ölçülmez, statüyle hiç ölçülmez.
Anne-babalık; kalmaktır.
Dayanmaktır. Kaçmamaktır.
Daha birbirinizin zevklerini bilmiyorsunuz, ama garanti istiyorsunuz.
Sessizliklerini tanımıyorsunuz, ama maddi kanıt talep ediyorsunuz.
Ne zaman aşk sözleşmeye dönüştü? Ne zaman merhametin yerini güvence aldı?
Eskiden sorulurdu: Allah korkusu var mı? Merhameti var mı?
Fazileti nedir?
Şimdi soruluyor: Neyi var? Ne getiriyor?
Ama bir çocuk kimliğini evde ya da arabada bulmaz.
Onu; kalan bir seste, gitmeyen bir duruşta, çekilmeyen bir kucakta arar.
Eş eşya değildir. Çocuk yük değildir. Aile yatırım aracı değildir.
İman davranışta görünür. Fazilet vicdanda yaşar.
Gerisi hesaptır. Ve hesap, aile kurmaz.
Hakime Gülsüm Hicret