“Herkes pahalılıktan şikâyet ediyor.”
Ama garip bir şekilde kimse hiçbir şeyden geri kalmıyor.
Restoranlar dolu, kahveler elde, tatiller çoktan planlanmış.
Şikâyet bol, fedakârlık yok denecek kadar az.
Pahalılık sanki sadece sözlerde var; hayat tarzına pek uğramıyor.
Ben 2022’den beri restorana gitmiyorum.
Çünkü çoğu zaman orada yediğin şey yemek değil, doğrudan kazık.
Bir de mide rahatsızlığın varsa, dışarıda ne yediğinin zaten pek bir anlamı kalmıyor.
Kahvemi kendim yapıyorum. Termosa koyup çıkıyorum.
Hem keyifli, hem kontrollü, hem de gerçekten kahve içmiş oluyorum.
Bir zamanlar 70–79 TL olan filtre kahve bugün 299 TL.
İnsan ister istemez “ohaaa” diyor.
Eskiden bu kelimeyi bilmezdim; sağ olsunlar, öğrettiler.
Restoranda bir tabak yemek yemek 1000 lirada fazla diyorlar…
En son sekizyuz lira ödemistim daha da gitmiyorum
Onun yerine pazardan sebzemi, meyve alırım.
Kendime ayırırım, fazlasını da bir başkasına veririm.
Paylaşmak güzel şey; bir kilo elma bile bazen çok şey anlatır.
Ama işte çelişki tam da burada:
“Her şey çok pahalı” deniyor, ama kimse alışkanlıklarından vazgeçmiyor.
Evet, pahalılık sadece bizim ülkemizde değil, dünyada da var.
Ama bazı şeyler fiyatlarla değil, tercihlerle ilgili.
Ve bu çelişki….
“Pahallılık? Dedim ya, yalnızca bizde değil…”
Brüksel’de de var hemde öyle böyle degil
Brüksel’de bazı harcamalar için ödeme yapmak zorundayım, örneğin elektrik, su ve doğalgaz.
Burada olsam da hiç kullanmadığım elektrik, su ve doğalgazın parasını ödüyorum.
Örneğin, şu anda buradayım ve Brüksel’de kullanmadığım elektrik, su ve gazın ücretini ödemek durumundayım.
Ancak Brüksel’de oldugum zaman ülkemizde kullanılmayan elektrik, su ve doğalgaz için ödeme yapmam gerekmiyor.
Bizde havaalanlarında, normalde 10 liraya alabileceğiniz suyu bazen 90 liraya veya daha da pahalıya satıyorlar.
Üstelik her zaman başka bir seçenek de olmuyor; insan mecbur kalıyor.
Su lüks değil, temel bir ihtiyaç ama burada bile ticaret konusu haline gelmiş.
Brüksel’de ise bu konuya çok basit ama insani bir çözüm bulmuşlar bir euro alabiliyorsun.
Havaalanına su konteynerleri koymuşlar.
Küçük şişelerle herkes rahatça su alabiliyor.
Üstelik para atılan bir makine de yok; çünkü “Ya bir euroyu olmayan biri olursa?” diye düşünmüşler.
Bu yüzden konteynerleri açık alana koymuşlar: Olan alıyor, olmayan susuz kalmıyor.
Sistem diyor ki: Herkes kahve içmek zorunda değil ama kimse susuz bırakılmamalı.
Peki bizde neden böyle bir şey yapılamıyor? Elbette yapılabilir.
İmkân da var, kaynak da var.
Hükümet isterse bunu rahatlıkla hayata geçirebilir.
Ama ya oradaki dükkânlar rahatsız olur diye düşünülüyor ya da böyle bir fikir kimsenin aklına gelmiyor.
Hangisi doğru, gerçekten anlamıyorum.
Sorun sadece pahalılık değil; sorun, en temel ihtiyaçlarda bile çözüm üretmemek.
Türk Hava Yolları’nın bilet fiyatlarını biliyor musunuz?
Belirtmekte yarar var öncelikle ,
Hava Yolları’nın (THY) reklam yüzleri kimler olmuş?
Amerikalı oyuncular Morgan Freeman ve Kevin Costner, futbol efsaneleri Ronaldinho, Steven Gerrard ve Cafu…
Kimler olduguna dair bir fikrim yok:)
Tabii, THY’nin “lüks sınıf bir havayolu” olduğunu vurgulamak için daha iyisi olamazdı!
Keşke aralarında Aziz Sancar da olsaydı….Reklamlarda hani bizden biri ya
Reklamları izlemek bile, aradaki farkı anlamamız için yeterli.
Biz vatandaşız, THY ise… başka bir vizyonun temsilcisi.
Aramızda uçurum var işte.
Bizim insanımız bu fiyatlarla memleketine gidemez.
Gurbetçi vatandaş, THY ile değil, yabancı havayollarıyla ülkesine geliyor.
Neden mi? Çünkü THY’nin bilet parası ödenebilir değil.
Oradaki gurbetçiler kim sanıyorlar acaba?
Beyin ameliyatı yapan doktorlar mı? Üst düzey yöneticiler mi?
Hayır.
Büyük çoğunluğu normal işçi bizim gibi .
Sabah erkenden işe giden, ay sonunu hesaplayan, izin günlerini sayan insanlar.
Ama bilet fiyatlarına bakınca sanki herkes euroyla yaşıyor, sanki herkesin geliri sınırsız.
Memleket hasretiyle biriken yol parası, insanın omzuna ağır bir yük oluyor.
İnsan, memleket hasreti, sayılı izin günleri ve fahiş bilet fiyatları arasında sıkışıp kalıyor.
Yabancı turist gelsin, uçsun; buna kimsenin itirazı yok.
Ama yılda bir kez, belki iki kez memleketine gelmeye çalışan kendi vatandaşına izin sezonunda biraz nefes aldırmak bu kadar mı zor?
İnsan bazen soruyor: Biz bu ülkenin hikâyesinde neredeyiz?
En acı tablo şu: Türkiye’ye en çok gelenler yabancılar ve onlar THY ile rahatça uçabiliyor.
Ama kendi vatandaşımız, kendi bayrağını taşıyan uçağa binemiyor.
Mecburen başka havayollarını seçiyor.
Bu durum insanın içini acıtıyor.
İzin sezonunda biletler 700 eurodan başlıyor daha fazlasi bazen.
Bu sadece bir rakam değil; ertelenen bir geliş, kısalan bir izin, bazen hiç yapılamayan bir yolculuk demek.
Gökyüzünde bir uçak geçiyor; kimi zaman başımızı kaldırıp bakıyoruz, kimi zaman da içimiz burkuluyor.
Üzerinde “Türk Hava Yolları” yazısını görünce içimizden tarifsiz bir sevinç yükseliyor.“Aaa, bak THY geçiyor” diyoruz.
Sadece diyoruz, o kadar.
İçimizde bir sessizlik çöküyor, çünkü o uçağa binemiyoruz.
Kendi bayrağımızı taşıyan uçağı sadece uzaktan izliyoruz.
Bu sadece bir fiyat meselesi değil; bu bir bakış açısı meselesi.
Kendi insanını müşteri değil, mecbur bırakılmış bir kaynak gibi gören anlayış değişmedikçe bu eleştiri bitmez.
Bayrağımızı gökyüzünde görmek güzel…
Ama asıl olan, o bayrağın altına vatandaşını da alabilmektir.
Selam ve dua ile