Çoğunluğu Müslümanlardan oluşan bir işte, bir bankada temizlik işinde çalışıyordum.
İş yerinde herkes biliyordu ki banka yıkılıp yeniden yapılacaktı ve bu süreçte bazı insanlar işten çıkarılacaktı.
Bu durum gizli değildi; konuşuluyordu, hissediliyordu.
Buna rağmen biz çalışanlar, bunu kader gibi kabul etmedik.
Bir araya geldik ve greve gittik.
Sonuçta kimse işten çıkarılmadı.
Bu, birlikte hareket ettiğimizde sonuç alınabildiğinin açık bir göstergesiydi.
Ertesi sene bankaya yeni bir direktör geldi.
Yine çalışanlar olarak kendi aramızda toplandık, konuştuk ve imza topladık.
Bu sürecin sonunda da kimse işten çıkarılmadi
Fransızca bilmiyordum.
Bu nedenle iş yerinde çoğu tartışmanın dışında kalıyordum.
Ancak Türk arkadaşlarımla bir araya geliyor, kendi aramızda konuşuyor ve yaşananları birlikte anlamaya çalışıyorduk.
Bilgi resmî kanallardan değil, bu paylaşımlardan yayılıyordu.
Böylece olan biteni yalnız başıma değil, kolektif bir akılla değerlendirebiliyordum.
O yıl da kimse işten çıkarılmadı.
Sonra başka bir direktör geldi. O gelene kadar, ya grev yaparak ya da farklı eylemlerle kendimizi koruyorduk.
İşten çıkarma olmuyordu.
Bu durum, mücadelenin işe yaradığını açıkça gösteriyordu birlik vardi.
Bu yaşadığımız, inandığımız değerlerle de örtüşüyordu.
Nitekim Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurur: “Size birlik halinde bulunmanızı tavsiye eder; ayrılıp dağılmaktan şiddetle kaçınmanızı isterim. Zira şeytan, yalnız başına yaşayan insana yakın olup, beraber bulunan iki kişiden uzaktır. Kim Cennet’in ta ortasında yaşamak isterse, toplu halde bulunmaya baksın.” (Tirmizî, Fiten, 7)
Yeni direktör bizimle bir toplantı yaptı.
Bankanın ekonomik durumunu anlattı ve işten çıkarmaların kaçınılmaz olduğunu söyledi.
Ardından bunu “adil” göstermek için bir yöntem sundu: En son işe girenlerden başlanacaktı.
Bu açıklamayla birlikte ortam bir anda değişti.
Herkes sustu, homurtular kesildi.
Çünkü artık mesele açık bir haksızlık değil, bir “kural” olarak sunuluyordu.
Sonuçta en son işe girenler işten çıkarıldı.
Kimse bir şey söylemedi. Aslında çözüm şöyle olabilirdi: Çıkarılan işçiler diğer işverenlere yönlendirilebilir, hakları korunabilirdi.
Böylece sorun çözülmüş olur;
Ama öyle olmadı.
Herkes tek tek işten çıkarılmaya başlandı.
Sıra bize geldiğinde, bizden sonrakiler de aynı yönteme göre işten çıkarıldı.
Kimse bir şey söylemedi. Çünkü kurallar böyleydi.
Oysa Kur’an açıkça uyarır: “Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra içinize korku düşer ve kuvvetiniz elden gider. Bir de sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (el-Enfâl, 8/46)
Birlik bozulduğunda korku geldi. Korku geldiğinde sessizlik yayıldı.
Sonuçta en son işe girenler işten çıkarıldı.
Kimse bir şey söylemedi.
Çünkü “kurallar böyleydi”. O gün, Müslüman topluluğun dağılmasının ne anlama geldiğini yaşayarak gördük.
Çünkü Peygamberimiz bu konuda da şöyle buyurur:“Müslüman topluluğundan bir karış da olsa ayrılan kimse, boynundaki İslâm bağını çözmüş demektir.” (Tirmizî, Âdâb, 78)
Bu sessizlikten sonra süreç hızlandı.
Direktör, suya sabuna dokunmadan, görünürde kurallara uyarak işçileri tek tek işten çıkardı.
Ne grev kaldı ne başka bir eylem.
Bir süre sonra geriye sadece iki kişi kaldı.
Onlar da bankanın doğrudan işe aldığı kişilerdi.
Artık direnç yoktu; kabulleniş vardı.
Bu yaşananlar sadece bir bankaya özgü değildir.
Bugün Irak’ta, Afganistan’da; geçmişte ve bugün Gazze’de gördüğümüz gibi, büyük zulümler çoğu zaman gürültüyle değil, sessizlikle ilerler.
Mısır’da, Libya’da, Yemen’de yaşanan talan da aynı şekilde oldu.
Sesler yükselmedikçe, itiraz edilmedikçe, zulüm kendine yol açar.
Sessizlik büyüdükçe haksızlık normalleşir, olan biten sıradanlaşır.
İnsanlar olan biteni kabul eder.
Bu kabul, zamanla haksızlığa göz yummaya dönüşür.
Ama küçük ve sessiz kabullenişler, büyük zulümlerin zeminini hazırlar.
Birlik dağıldığında, sadece haklar değil, vicdanlar da savunmasız kalır.
Asıl düşündürücü olan işten çıkarmalar değildir.
Asıl düşündürücü olan, birlik emredilmişken sessiz kalmayı seçmemizdir.
Selam ve dua ile