Okuduğum bir yazıda şöyle deniyordu: Eviniz bir otel değildir, bir terapi odası değildir
ve başkalarının öfkesini, yargılarını ya da negatif duygularını boşaltabileceği bir sahne hiç değildir.
Eviniz sizin mabedinizdir ve her mabet saygıyı hak eder.
Acı gerçek şudur ki, bazen en zehirli misafirler yabancılar değil, bizzat aile olabilir.
İslami ölçülerle bakıldığında ev, yalnızca barınma ihtiyacını karşılayan bir mekân değildir.
Ev; mahremiyetin korunduğu, huzurun inşa edildiği, edebin yaşandığı ve Allah’a kulluğun öğrenildiği bir sığınaktır.
Bu nedenle evi korumak, sadece eşyaları değil; imanı, ruhu ve aileyi muhafaza etmektir.
Mahremiyet, İslam’da çok kıymetlidir.
Allah Teâlâ, izin almadan ve selam vermeden başkasının evine girilmemesini emrederek, evlerin dokunulmaz bir alan olduğunu bizlere öğretmiştir.
Bir eve girmenin bile bir edebi ve sınırı varsa, o evin içinde konuşmanın, yargılamanın ve müdahale etmenin çok daha ağır bir sorumluluğu vardır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v), müminin elinden ve dilinden diğer müminlerin emin olduğu kimse olduğunu buyurur.
Bu ölçüye göre bir Müslümanın evi, incitilen değil, emniyet hissedilen bir yer olmalıdır.
Kalp kırılan, dil ile yaralanan bir ortamda huzur barınmaz.
Bu yüzden evinize gelen birinin yaşam tarzınızı eleştirmesine, sizi ya da ailenizi yargılamasına, evinizin düzenine ve tercihlerinize müdahale etmesine izin vermek İslam ahlakıyla bağdaşmaz.
Çünkü mahremiyet sadece bedenle ilgili değil; duygu, aile ve hayat alanıyla da ilgilidir.
Allah Kur’an’da akrabaya, komşuya ve yakınlara iyiliği emrederken, bu iyiliğin edep ve adaletle yapılmasını da öğretir.
İyilik, sınırları yok saymak değildir.
Sabır, saygısızlığa sessiz kalmak değildir.
Evlerimizde dedikoduya, gıybete, fitneye ve kötü niyete izin verilmemelidir.
Çünkü fitne huzuru bozar, bereketi kaçırır.
Bugün başkalarını konuşan, yarın sizi konuşur.
Devami Hakime GULSUM