Arapçada ginâ (zenginlik), “kendine yetmek, muhtaç olmamak” anlamı etrafında şekillenir.
Asıl zenginlik ise sadece mala mülke sahip olmak değildir; insan için zenginlik, sahip olunan şeylerin çok ötesinde bir anlam taşır.
Bindiğin araca sadece bir binek, oturduğun eve bir mescid edasıyla bakabiliyor; onlarla övünmüyor, onlara
bağlanıp eşyanın esiri olmuyorsan işte o zaman gerçek zenginlik sende demektir.
Çünkü başkasının elindekine göz dikmek, insana sadece şükürsüzlük kazandırır.
Oysa şükür, gönlü genişleten; kanaat ise insanı gerçek manada özgürleştiren bir hazinedir.
“Hayırlı olsun” sözü bile bizde başka türlü söylenir.
Yeni bir eve taşınana, yeni bir eşyaya kavuşana bu dua edilir, insanlar o hayrı paylaşmak için birbirine misafir olur.
Ne güzel bir şeydir birinin sevincine ortak olmak…
Tonu bile farklıdır bu sözün.
Bazen kalpten gelir, içtenlikle dökülür dudaklardan; bazense kıskancın titrek sesine sığınır, gönülsüzce söylenir.
Bir yerde okumuştum: “Zenginliği sadece meta sanan insan, gerçekte en fakir olandır.”
Çünkü gerçek zenginlik, sahip olduğunu paylaşabilmektir.
Para olur bazen, bazen ilim, bazen de bir gönül alacak kadar güzel bir söz…
Değer verdiğini verebiliyorsan, sen gerçekten zenginsin.
Müze gibi evlerde, eşyadan yürüyecek yer kalmayan salonlarda nasıl huzur bulunur, doğrusu anlamakta zorlanıyorum.
Zenginliği kötülemek değil niyetim; elbette birinin maddi olarak başkasına destek olabilmesi güzeldir.
Ama doyma bilmeyen bir hırs içimizi kemiriyor.
Bereketi unuttuk, yetinmeyi unuttuk.
Bir program izledim…
Altın kaplama arabalar, içine altın tozu katılmış pastalar…
Dubai sokaklarında bu manzaralar sıradanlaşmış.
Oysa binlerce insan mülteci kamplarında yaşam mücadelesi verirken, insanın içinin sızlamaması mümkün mü?
Bu gösteriş, bu taşkınlık gerçekten neyin telafisidir?
Evlerini ve ölçüsüzlüklerini anlatmaya bile gerek yok.
Mütevazı olmak, tüm bunların arasında en kıymetli erdemlerden biri hâline geldi.
“Allah’tan zenginlik istedim, bana İslam’ı verdi” diyen büyük insan Muhammed Ali geçti bu dünyadan. Allah ona rahmet eylesin.
Hz. Ebû Hüreyre radıyallahu anh’ın rivayet ettiği hadis-i şerifte Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm şöyle buyurur:
“Zenginlik mal çokluğu ile değildir. Asıl zenginlik gönül tokluğudur.”
Eğer insanda kanaat yoksa, dünyanın bütün hazineleri ayaklarına serilse yine doymaz.
Çünkü kanaat, insanın sahip olabileceği en büyük zenginliktir.
Sonuç olarak; başkasının malına göz diken, elindekine şükretmeyen bir topluluğun zenginlikten söz etmesi mümkün değildir.
Çünkü zenginlik, altın kaplama arabalarda, gösterişli evlerde, ölçüsüz tüketimde değil; gönlün tok olmasında,
kanaatin insana verdiği huzurdadır.
Gerçek zengin, sahip olduklarına razı olandır.
Gerçek yoksul ise, gözü hep başkasının elindekinde olandır.
Bizim medeniyetimiz, “Gönlü tok olan zengindir” diye öğütler.
Paylaşmayı bilen, gönül almayı bilen, nimetin kıymetini bilen insan; işte o insan gerçekten zengindir.
Çünkü kanaat, insanın sahip olabileceği en büyük servettir.