Bağ kurmak…
Bazen Rabb’inin kalbine bıraktığı bir sevginin izini takip etmektir; bazen de bir insanın gözlerinde Allah’ın
rahmetinden küçük bir yansıma bulmaktır.
Bağ, görünmeyen ama kulun gönlünü taşıyan ince bir emanettir.
Dünyada kurulur, ama izleri ebediyete uzanır.
Doğayla kurulan bağ, insanın yaratılışıyla yeniden yüzleşmesidir.
Toprağa bakarsın: “Ondan geldik, ona döneceğiz.”
Bu hakikat biraz hüzün verir, biraz da derin bir huzur…
Rüzgârın dokunuşunda Rabb’in rahmetini hissedersin; kuşların uçuşunda özgürlüğün değil, teslimiyetin ne kadar
güzel olduğunu görürsün.
Doğa, Allah’ın sessiz zikridir.
Her yaprağın düşüşü bile kalbine fısıldar:
“Fanisin, ama Rabbin baki.”
Yaşamla kurulan bağ ise imanın en ince sınavıdır.
Dünya kısa bir misafirliktir; her güzellik bir imtihan, her kayıp bir sabır vesilesidir.
Bazen çok sevdiğin şeylerden sınanırsın; bazen de kaybettiklerin kalbine yeni bir derinlik katar.
Hüzün, müminin kalbinde bir ağırlık değil, bir olgunluk olur.
Çünkü bilirsin: Kalbini kıran da, onaran da, yeniden sevdiren de Allah’tır.
Ve tüm bu bağlar—insanla, doğayla, hayatla kurulan bütün o içli çizgiler—sonunda aynı yola çıkar:
Kulun, neye tutunursa tutunsun, en çok Rabb’ine sığındığı o huzurlu limana…
Biraz hüzünlü, ama çokça teslimiyet dolu…
Biraz eksik, ama her an tamamlanabileceğine inanan…
Biraz dünya kokan, ama sonu cennet umuduyla aydınlanan…
Bağ kurmak, aslında Rabb’ine daha çok yaklaşmaktır.
Çünkü sevdiklerin, gördüklerin, yaşadıkların sadece vesiledir.