İnsan bazen dindar olmayı, hayattan el etek çekmek sanıyor.
Güzel giyinmemeyi, iyi yememeyi, rahat etmemeyi takva zannediyor.
Sanki ne kadar zor yaşarsa, o kadar Allah’a yakın olacakmış gibi düşünüyor.
Oysa Kur’an ve sünnet, böyle bir dindarlık tarif etmiyor.
A‘râf suresinin 32. ayeti tam da bu yanılgıyı düzeltmek için inmiş gibidir. “Allah’ın kulları için yarattığı süsleri ve temiz rızıkları kim haram kılabilir?”
sorusu, aslında insanın dönüp kendine sorması gereken bir sorudur.
Zühd kavramı bu noktada çok sık yanlış anlaşılır. Zühd, dünyada hiçbir şeye sahip olmamak değildir.
Zühd, sahip olunan şeylerin insanın kalbine hükmetmemesidir.
Yani elinde olabilir ama kalbinde olmamalıdır.
Elbise, sofra, makam, para…
Bunların hiçbiri başlı başına sorun değildir.
Sorun, bunların insanın yönünü Allah’tan çevirmesidir. Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bunun en güzel örneğidir.
O, bazen aç kalmış, bazen güzel elbiseler giymiş, misafir ağırlamış, ikramda bulunmuştur.
Ama hiçbir zaman nimetin esiri olmamıştır.
Nimet gelince şükretmiş, gidince sabretmiştir.
Takva da çoğu zaman yanlış yerde aranır.
Takva, helali terk etmek değildir.
Takva, harama karşı hassas olmaktır.
Allah’ın helal kıldığı bir nimeti, sırf daha dindar görünmek için terk etmek insanı Allah’a yaklaştırmaz.
Hatta bazen fark edilmeden kalpte bir üstünlük duygusu oluşturur. “Ben yemiyorum, ben giymiyorum, ben herkes gibi yaşamıyorum” düşüncesi, nefsin gizli bir oyununa dönüşebilir.
Bu, takva değil; nefsin başka bir maskesidir.
Günümüzde bu ayetin yanlış anlaşılması genelde iki uçta görülür.
Bir tarafta her şeyi haram sayan, hayatı daraltan, gülmeyi bile fazla gören bir anlayış vardır.
Güzellikten şüphe eder, nimetten kaçmayı fazilet zanneder.
Diğer tarafta ise “Allah helal kılmış” diyerek ölçüyü tamamen kaybeden, israfı, gösterişi ve savurganlığı normalleştiren bir yaklaşım vardır.
Oysa Kur’an’ın ve sünnetin öğrettiği şey nettir: denge.
Sahabe nesli bu dengeyi en güzel kuran nesildir.
Onlar dünyayı yaşadılar ama dünyaya kapılmadılar.
Mesela Hz. Ömer (radıyallahu anh) zühdüyle tanınır.
Sert mizacı, sade hayatı bilinir.
Ama onun zühdü, helali terk etmek değildi.
Halife olduğu hâlde güzel elbise giydiği, et yediği zamanlar olurdu.
Fakat önüne çeşitli nimetler geldiğinde ümmetin fakirlerini düşünür, kendini frenlerdi.
Burada bir haramlaştırma yoktur; vicdan, sorumluluk ve adalet vardır.
Hz. Abdurrahman bin Avf (radıyallahu anh) ise çok zengin bir sahabiydi.
Ticaret yapar, kervanları Medine’ye girerdi. Ama bir gün önüne gelen nimetlere bakıp ağlamıştı.
Mus‘ab bin Umeyr’i hatırlamış, onun kefene saracak bez bile bulamadığını düşünmüştü.
Nimetin içinde kaybolmadı; nimetin hesabını düşündü.
İşte takva tam da budur.
Günlük hayatta da bu dengeye çok sık ihtiyaç duyarız.
Bir insan güzel bir elbise giydiğinde hemen huzursuz olabilir: “Acaba israf mı?” diye düşünür
. Oysa mesele elbisenin güzel olması değil; niyetin ne olduğu ve ölçünün aşılıp aşılmadığıdır.
Gösteriş için giyinmek başka, tertipli olmak ve nimeti şükürle taşımak başkadır.
Aynı şey sofralar için de geçerlidir.
Helalinden kazanılmış, temiz bir yemeği yemek ayıp değildir.
Ayıp olan, nimeti sıradanlaştırmak, israf etmek ve başkasını hiç düşünmemektir.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bazen günlerce sıcak yemek bulamazdı; ama önüne nimet geldiğinde de onu geri çevirmezdi. “Ben peygamberim, bunu yemem” demedi hiçbir zaman.
Çünkü onun davası, nimeti reddetmek değil; nimeti doğru yere koymaktı.
Bugün sıkça “Bu dünya işleri kalbi bozar” sözü söylenir.
Aslında dünyayı kalbe sokmak bozar.
İş, eş, ev, araba kalbi bozmaz; onları amaç hâline getirmek bozar.
A‘râf 32 bize bunu öğretir.
Allah’ın verdiği nimetler, kalpte Allah’ın yerini almıyorsa sorun yoktur.
Sorun, nimetle Allah arasındaki çizginin silinmesidir.
Sahabe bu çizgiyi korumuştu. Onlar hem ağladılar hem güldüler.
Hem ticaret yaptılar hem secdede eridiler.
Ne dünyayı reddettiler ne de ahireti unuttular.
Çünkü biliyorlardı ki dünya bir yol, ahiret varış noktasıdır.
Yolda verilen nimetler azık gibidir; amaç değildir.
Sonuç olarak A‘râf suresinin 32. ayeti bize şunu öğretir:
Allah’ın verdiğini küçümsemek kulluk değildir.
Allah’ın verdiğini hoyratça tüketmek de kulluk değildir.
Kulluk; nimeti bilmek, sınırını bilmek ve şükürle yaşamaktır.
Gerçek takva, sofrada ne olduğuyla değil; o sofranın kalpte ne ifade ettiğiyledir.
Allah nimetin kulunun üzerinde görülmesini sever
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur:“Allah, kuluna verdiği nimetin أثرini (izini) onun üzerinde görmeyi sever.” (Tirmizî, Edeb 54)
Bu hadis, nimeti terk etmenin değil; şükürle ve ölçüyle yaşamanın makbul olduğunu gösterir.
Perişan görünmeyi dindarlık zannetmek, bu hadisin ruhuna aykırıdır.